ELAZIĞ’IN IŞIĞI
26 Ekim 2017 13:28

ELAZIĞ’IN IŞIĞI

“GÜNIŞIĞI”

 

Önce Elazığ.

Önce Türkiye.

Önce Elazığlı.

Önce Türk Milleti.

Önce milli ve manevi değerler…

Bu düsturla çıktık yola, ta yirmi yıl önce… Önceliklerimiz hiç değişmedi tam yirmi yıldır, Elazığ’ın ışığı olmaktan, Elazığ’ın “günışığı” olmaktan hiç vazgeçmedik…

Hak bildiğimiz yoldan şaşmadık…

Haddimizi aşmadık.

Önce vatan, önce devlet, önce millet dedik…

Ve önce Allah rızası dedik; bu önceliklerimizden sonra “gazetecilik” dedik, yirmi yıldır aynı ruhla,aynı sevgiyle “günışığı” gazetesini sizlere taşımasını bildik…

Yirmi yılı geride bıraktık, geride bıraktığımız yalnızca seneler oldu; sevgimizi, saygımızı hiç kaybetmedik…

Vatana, millete, devlete ihanet edenler hariç herkese kucak açtık; nefret etmedik, kin kusmadık.

Bölücülük yapmadık, böleni hiç sevmedik.

Yalan haberle ortalığı karıştırmadık…

İftira ile uğraşmadık.

Tehdit eden olmadık, kalemi ve kelamı şantaj için kullanmadık… Gerektiğinde tenkit eden olduk ama amacımız vurup kırmak olmadığı için takdir hakkımızı kullandık.

Yazdık eksikleri tamamlattık, yazdık yanlışları düzelttik, yirmi yıllık gazete arşivinde yüzlerce haber ve yorumla Elazığ’a ışık olmaya çalıştık.

Haberimiz hangi niyetteydiyse yorumumuz o oldu bizim…  Muhabirimiz ne kadar dikkatliydiyse muharririmiz de öyleydi…

Fitne ve fesat bizim işimiz olmadı… Karıştırmadık ortalığı, karalamadık kimseyi ve yaralamadık…

Refikimiz olan gazetelerle uğraşmadık, onların yoluna taş koymadık, şikayet eden olmadık, biz yolumuzda yürüdük kimseyle uğraşmadık.

Tam yirmi yıldır aynı havayı teneffüs ettik ve her gün günışığıyla uyandık…

Hatamız olmadı mı? Oldu…

Yanlışımız, eksiğimiz olmadı mı? Oldu…

Ama kastımız olmadı…

Tam yirmi yıl…

Evet! tam yirmi yaşında bir delikanlı “günışığı” gazetesi…

Ve tam yirmi yıldır Elazığ’ın evladı…

Kibir yok “günışığı”nda, ego yok…

“Ben” yok “günışığı”nda “biz” var…

Makam masalarının anlamı yok “günışığı”nda… Gösteriş yok…

İdari yapısı hiç değişmedi bu gazetenin bu isim var olduğu sürece (Allah’ın izniyle) değişmeyecek de.

Yirmi yaşında bir delikanlı günışığı ama yaşadıklarıyla olgun, efendi ve dürüst…Elazığ gibi gagko…Elazığ gibi yiğit… Milleti gibi asil…

Günışığı Elazığ’ın ve Türkiye’nin son yirmi yılıdır… Günışığı Elazığ, Elazığ günışığı’dır… Bir bütündür günışığı ve bu bütünün parçaları bizleriz… Muhabirler, muharrirler, dizgi yapanlar, baskı için uğraşanlar, dağıtım yapanlar ve koşturanlar…

Günışığı bir bütündür ve bu bütünün en önemli parçası sizlersiniz; siz okuyucularımız, abonelerimiz… Bu bütünün en önemli parçası Elazığ ve Elazığlılardır…

Siz Elazığlılar ve Elazığ var diye bu gazete var oldu bir bütün olarak yirmi yaşına geldi. Biz olmak, sizinle birlikte bir bütün olup yirminci yılımızı görmek ne güzel…

Hamdolsun Allaha… Teşekkürler sizlere…

Teşekkürler Elazığ’a…

 

 

ŞEMS İLE…

 

“Kapımıza değil; Kalbimize vuran buyursun!” dedi Şems, bizde o yürekle buyur ettik sevgiyi. Bilemedik ki her gelen sevgiyle gelmeyecek. Kimi kini-nefretiyle kimi kem gözü,kem sözüyle geldi…

Gayrı buyur etmiştik diye sabrettik.

Ve dedik ki sabır taşı deler kem hali, sevgi un eder… Bekleyelim görelim bakalım Mevlam ne der, ne eder…

Eğilip kulağıma; “Olduğu kadar, olmadı kader” dedi, hisli bir nefesle Şems-i Tebrizi…

Ey gönül dostu Şems, sen söylersen güzel söylersin… Dostsun, acı da olsa söyle, hatam ne günahım ne?

Ani bir hareketle gülle gibi kaldırdı elini havaya, sonra parmaklarını açıp elinin ayasını göğe çevirdi ve bir anda indiriverdi elini omzumun üstüne, bir kelebeğin zarafetiyle. Sonra gözlerimin içine bakıp:

“Diyorlar ki dost acı söyler. Acıyı söyleyene dost denilmez ki! Seni sevmeyen acı söyler dostun sana söyleyeceği acı dahi olsa senin canını acıtmayacak şekilde tatlı dille söyler”

Şaşırdım…

Şaşırmaz mıyım?

Biz böyle bilmez miyiz;-dost acı söyler- diye… Tebrizi, dost acı söylemez, dost acı dahi olsa söyleyeceğini tatlı dille söyler, dedi ya…

Devam etti sonra:

-Sen kapına vuranı buyur etmişsin, güzel etmişsin. Ama zanla bakmışsın onlara, ya beni sevmiyorlarsa, ya bana ihanet ederlerse-

“Evet” dedim içimden.

-Zanla dost ziyan olur evlat… Zanla sevgi harap olur.Sen önce kendini harap etmişsin,kendini ziyan etmişsin.Hatan bu-

-De ki gelen sevgisizdi, kinle geldi… Sabrettin, bekledin kader dedin olmadı… İyi de bu şikayet niye? Kabul senin, “gir” diyen sensin ya evlat… İşte hatan bu-

“Güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister. Önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir.” dedi gözlerimin içine, ta derinliklerine bakarak.

Doğruydu dedikleri…

Hatalarımı görüyordum, hissediyordum.

Gülü sevdim, dikeniyle sevdim de dikeninden şikayet ettim. Geceyi sevdim, bütün gizemiyle geceyi sevdim de uykusuz kalışımdan şikayet ettim… Dostu derdiyle kucakladım da kendi derdimi dosttan daha fazla dert ettim…

-Ama ben, ama ben, diye söze başlayıp kendimi savunmak isterken o yine içime hükmetti:

“Bir gül kadar güzel ol; ama dikeni kadar zalim olma. Birine öyle bir söz söyle ki, ya yaşat ya da öldür; ama asla yaralı bırakma.”

Benim kırılan kalbimi, beni kıranları bir anda unuttum bu sözü duyunca, eyvah! Eyvah! dedim…

Yok, ben yaralı bırakmayı da, öldürmeyi de istemem…

-Yaşat o zaman- dedi ve:

“Ey İnsan kâf dağı kadar yüksekte olsan da, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma… Her şeyin bir hesabı var üzdüğün kadar üzülürsün.”

Üzdüğün kadar üzülürsün… Üzdüğün kadar üzülürsün…

Beynim zonkluyor…

Demek ki üzmüşüm, eyvah! Üzmüşüm ki üzülüyorum.

Nefsim girdi araya;-ya seni üzenler, ya seni üzenler, onları da de sene…

Sözün ustası, gönlümün dostu, elinin tersiyle itti nefsimi:

“Hüzün taze tutar aşk yarasını. Yaramdan da hoşum, yarimden de…” diyerek ferahlattı ruhumu…

Eyvallah çektim, cezbe düşmüş gibi. Eyvallah!

Ben bu haldeyken gönül dostum aniden ayağa kalktı, bir şey söylemeden yürümeye başladı, iri cüssesinden çıkan adımlarının sesi yüreğimin atışıyla bir olmuştu sanki…

-Bırakıp gitme hemen Ey Şems! Bu halden çıkmam lazım, ne yapayım demedin ki, diyebildim ardı sıra…

Bir adım daha attı ileriye doğru…

Ve cevapsız bırakmadı yüreğimi, kısık sesle kulağıma seslenir gibi fısıldadı;

-sus, kainat gibi sus!-dedi…

Sonra, yüreğimden beynime, beynimden yüreğime kurduğum köprüden gidip gelen, mana olan, meal olan şu sözleri söyledi:

“Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar coşturur. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.” 

Bu köşe yazısı, Elazığ Haber - Günışığı Gazetesi - http://www.gunisigigazetesi.net sitesinden alınmıştır.