07.02.2019 - BİR VESİKA, BİR TESPİT

İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinde okurken sahaflar çarşısına gidip hazine değerindeki eski kitapları karıştırmak bizim için saadetti. İşte o yıllarda Edirne Askeri İdadisi talebelerinden Şadi adlı öğrencinin (H-1327) kitabet deflerini almıştım. 45 sene sonra ilgimi çeken Osmanlıca bir metnini, Latin Alfabesine çevirip sadeleştirdim. Ecdadımızın hangi şartlarda ne yaptığını anlatmak için ibretli bir vesika olarak okuyucuma sunmak istiyorum:

“Eskiden savaşlar kin, garaz, taassup içinde yapılırdı. Milletler dumanlı dağların tepelerinde, granit kalelerin içinde yabani kuşlar gibi yaşardı. Zırhlı askerler, karşı karşıya geldikleri vakit tolgaların altındaki çılgın gözler, kemerlerin üzerinde keskin kılıçlar şimşek gibi parlardı. Ağızları köpürmüş atlar, kanlı muzafferiyete doğru koşardı. Geniş ovalarda; gövdesiz kafalar, kesilmiş kollar, parçalanmış kemikler, sönmüş gözler görülürdü. Savaş: öldürmek, yağmalamak, yakmak, yıkmak demekti. Bir hükümdarın kanlı kılıcı; mağrur şehirlerin, yüksek kalelerin, elleri bağlı kralların, aksakallı ihtiyarların, taze kadınların, süt emen çocukların… hasıl bütün zayıfların korkulu rüyasıydı… İşte o asrın fatihleri bunlardı.

Belki bu gün öyle değil… Ortalarda Ramses, Sezar, Dara, Cengiz, Atilla yok… Yalnız hırslı milletler var. Fenleriyle, sanatlarıyla, ticaretleriyle cahil ve zayıf milletleri kendilerine köle ediyorlar. Zira çoğalıyorlar, bulundukları topraklara sığmıyorlar. Saadetleri için kutuplar dahil bütün arazileri kendilerine cenk meydanı yapıyorlar. Fabrikalar, bankalar açıyorlar. Asker yerine amele gömleği giymiş ustaları topluyorlar. Vapurlarını engin denizlere, buzlu körfezlere, sedefli kumsallara gönderiyorlar. Makinelerde dokunmuş kumaş toplarını kızgın çöllere, kuytu adalara satıyorlar. Onların istedikleri tek şey: Para… Bu maden için karaların haritalarını, hükümetlerin talihlerini, milletlerin tarihlerini değiştiriyorlar.

Vatanımız olan Şark yani Osmanlı toprağı, bekamızın düşmanı olan milletlerin göz diktikleri yerdir. İnkâr edemeyiz ki biz Müslümanlar da biz Osmanlılar da bu gün o milletlerin manen köleleriyiz. Müslümanız lakin başımızın sarıklarını saran onlar. Osmanlıyız lakin başımızın fesini yapan onlar. Doğan çocuklarımızın kundağı, ölen mevtalarımızın kefeni onların. Giydiğimiz elbiselerin kumaşları, yediğimiz ekmeklerin buğdayları onların…

Roma’daki kölelerden tek farkımız, türlü zahmet ve meşakkatle elimize geçen paraları onlara biz veriyoruz. Harap evlerde yaşarken mermerden yapılmış, som yaldızlarla süslenmiş saraylarda onları yaşatıyoruz. Bizler; böyle zelil, böyle sefil bir ömür sürmeğe layık mıyız?

Ah biz Müslümanlar! Biz Osmanlılar! En medeni ırkların varisleri olan bizler neden böyle olduk? Medeniyet mezarlığı bu toprakta böyle mezar bekçileri gibi kaldık? Neden yılda iki mahsul veren bu mübarek toprak, 25 milyonu beslemesin? Onlara ot yedirecek kadar hasis davransın? Vaktiyle evlatlarına işlemeli urbalar giydirirken bu gün onların nesillerini çırılçıplak bıraksın? Kemiklerini çuvalların, çaputların yırtıklarından gösterir hale gelsin?..

Hani sınırlarımız içinde dolaşan kervanlar? Tabiat bu en güzel toprağından vaz mı geçti? Buraya ilkbaharlar, yumurtalı yuvalar veda mı etti. Acaba burası o eski toprak değil mi?.. Hayır… Bu toprak, yine o eski topraktır. Yalnız biz o eski insanlar değiliz. Bizler alın teriyle kazanmak yoluna girmedik. Zekâlarımızı fen ve sanat öğrenmek uğrunda yormadık. Saadetimizi sa’yın kanunlarından beklemedik. Kılıç, kılıç… İşte bu alet bizim her şeyimizdi.

Bilginler diyor ki milletler ittihat içinde bulunmazlarsa terakki yolunda başkalarıyla aynı adımları atamazlarsa istiklallerini kaybederler. Fen ve sanat nedir bilmezlerse, kapılarını fikre açmazlarsa sefalet ateşi içinde yanarlar. Bitmez tükenmez kavgalarla biri birini yerler, kemirirler. Onlar, hürriyete layık değillerdir. İşte Hindistan, işite Kongo, işte Nijer…

Anlaşılmalıdır ki şu güzel toprak, işlemeyi bilmeyenlerin ellerinde bırakılmayacaktır. Bu gün ürünlerini satıp paramızı alan Avrupa, yarın yetinmeyecektir. Madenlerimizin yer altında gömülü kalmasına, nehirlerimizin denizlere dökülmesine razı olmayacaktır. Mukaddes vatanımızı ya sayeleri altına alacaklar ya kendilerine oyuncak yapacaklardır.

Vatanımıza yabancı bayrakların dikildiğini görmek istemiyorsak, şerefli bayrağımızın altında yaşamak istiyorsak; sanayi ve ticaret mektepleri açılmalı. Limanlarda vapurlarımız, çöllerde şimendiferlerimiz görünmeli. Çocuklarımız yeni çiftçiliği, yeni sanatkârlığı, yeni tacirliği öğrenmeli. Kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz gidermeli, yabancılara muhtaç olmamalı. Hırslı Avrupalıların tama ateşini, alınlarımızın teriyle söndürmeli.”

YORUM EKLE