Biz düzelirsek dünya düzelir

Avrupa huzurlu bir yüzyıl yaşıyor. 
Günlük yaşamda her şey berkemal.
Olay yok denecek kadar az.
Geçim derdi yok, iş bulma derdi yok, gençlerin gelecek derdi yok…
Ekonomi, insan hayatını nasıl daha güzelleştiririm, derdinde…
İnsanların günlük hayatlarında en çok konuştukları şey; daha iyi nasıl yaşarım, tatilimi nerde, nasıl geçiririm?
En az konuştukları şey ise politika… 
Hemen hemen hiç konuşulmayan bir mevzu…
Hayat sanki önceden bilgisayarda programlanmış gibi akıp gidiyor.
Kavga yok, kazalar çok çok az, kıskançlık çekemezlik yok, yalan entrika yok. Herkes kendi hayatını yaşıyor.
Sanki İkinci dünya savaşından sonra batı insanı kendine güzel bir ders çıkarmış gibi… 
Ya da ikinci dünya savaşı batının sırtında şaklayan terbiye kırbacıydı ve terbiye etti.
Milyonlarca insanın ölümü onlara düzgün yaşamayı öğretmiş. Savaş tecrübesi topluma akıllı yaşamanın yolunu göstermiş gibi…
Dikkat edin ikinci dünya savaşından sonra Avrupa kıtasının büyük devletleri, küçük devletleriyle paylaşımı öğrendi. Birleştiler bir birlik kurdular. Gelir havuzunda eşit olmasa bile adil bir paylaşım ekonomisi inşa ettiler.
Alt tabakaya daha iyi yaşama imkânları sundular. En önemlisi de toplumda adaleti sağladılar.
Galiba işin sırrı adalettedir ne dersiniz?
 Eşit paylaşımdadır. Halkın alt guruplarına rahat yaşama imkânı sunmaktadır.
Batı yüzyıllardır bitmek bilmeyen iç savaşların sona ermesinin çaresini adalette olduğunu farketti.
Yukarıdakiler aşağıdakilerin su musluklarını açtılar. Sosyal devlet olmayı başardılar.
Bakıyorsunuz, adalet doğru zamanda tecelli ediyor. Davalar kısa sürede sonuçlanıyor ve üstelik genellikle vatandaşın lehine sonuçlanıyor.
İnsan hakkı devlet hakkının çok çok önünde… 
Devleti mahkemeye verdiğin zaman yüzde doksan sen kazanıyorsun. 
Bizde devletin haksızlığını mahkemeye taşıyanın davayı kazanması nerdeyse imkânsız…
Şimdi diyeceksiniz ki, ne yani biz de mi bir büyük felaket yaşayalım da aklımız başımıza gelsin!
Hayır, Allah muhafaza… 
Çünkü bizim kıtamızda zaten kan durmuyor ki…
Filistin’de yüz yıldır günlük kan akıyor.
Irak’ta oluk gibi kan aktı…
Suriye’de ne zaman duracağı belli değil…
Bizde darbeler, bölücü örgütler ve Fetö gibi yapılanmaları biz savaşta kaybedilecek insan sayısını ikiye katladı…
Şunu demek istiyoruz; Batının bu kadar dingin ve güzel yaşamasını sağlayan nedenler biz de olmadığı için halimiz perişan… 
Nedir o olmayan şey? 
Dürüstlük!
Adalet!
Diğer yandan, toplumsal ahlak görünüşte var ama pratikte hak getire…
İnandığımız din başka söylüyor, biz başka yaşıyoruz.
Adaletsizlik diz boyu, hak hukuk artık mercekle aranır oldu.
Adam kayırma, başkalarının sırtında para kazanma bir yaşam tarzı haline geldi.
İşveren çalışanına tam bir köle muamelesi yapıyor. 
özel sektör tam bir köle pazarına dönmüş.
Vatandaş devleti kandırma peşinde, devlet vatandaşla arasındaki mesafe gittikçe açılıyor.
Ticaret tam bir rezalet, güven sıfırlamış. 
Yalan dolan üzerine dönen bir piyasa ticareti…
Artık para kazanmak bir amaç olmuş, bedeli ve usulü nasıl olursa olsun illa para kazanma sevdası ruhumuzu ele geçirmiş.
Ne olursa olsun para kazanmalıyım, gerisi beni ilgilendirmez, mantığı ile ticaret yapıyoruz.
Yiyeceklerimiz hileli… 
Suyumuz kirli… 
Soluduğumuz hava bile hileli olmadığına dair şüphemiz var…
Yalan, toplumun benliğine, özüne, inancına, imanına el koymuş…
Görüntümüz Müslüman, yaptıklarımız; bırakın İslamı, hiçbir dinle ilgisi yok…
Şimdi toparlayalım;
Batının ortalama yüzde altmışı ateist, diğeri Hıristiyanlardan oluşuyor. Gerek ateist, gerekse diğer dinlerden olanlar dini hiçbir zaman insan ilişkilerinde kullanmazlar. Dürüstse, adaletliyse sorun yok, mantığı ile birbirine bakıyor.
Yalan; çok ayıp bir şey ve yalanı asla sevmezler, söylemezler, çocuklarını yetiştirirken bu ruhla yetiştirirler. 
İşleri sağlam; Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, asla hile düşünmeden sapasağlam yaparlar. 
“daha çok kar edeyim!” diye işten, malzemeden çalmazlar.
Çalıştırdıkları insanların haklarını zamanında ve hak ettiği kadarını verirler.
İnsan hakkı yemekten korkarlar.
Peki Allah hangisini sever?
Ahlakını düzeltmeden gece gündüz namaz kılanı mı? 
Oruç tutan fakat çalışanını aç bırakan işletme sahibini mi?
Yetmiş kere hacca gitmiş, beş kuruşa tapanı mı?
Daha fazla kar edeyim, daha fazla büyüyeyim diye işçisinin hakkını yiyen, verdiği parayı da geciktiren patronu mu?
Elinde tespihi düşmeyen fakat ağzında yalan akan Müslüman’ı mı?
Gelin şu şapkamızı önümüze koyalım!
Bir kez de olsa doğruyu söyleyelim!
Ve şu kelimeyi nefsimize yedirelim;
Dürüst değiliz!
Biz bozulursak dünya bozulur! 
Unutmayın biz düzelirsek dünya düzelir!

YORUM EKLE