ATATÜRK ATEİST DEĞİLDİ

Fırat Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rahmi Doğanay, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşantısı ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

ELAZIĞ GÜNCEL 10.11.2016, 16:08 10.11.2016, 16:08
1655
ATATÜRK ATEİST DEĞİLDİ
RÖPORTAJ: SEVDA DEMİR
 
Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rahmi Doğanay, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini vefatının 78. Yıl dönümünde günışığı’na anlattı.
Prof. Dr. Rahmi Doğanay, Atatürk’ün iyi bir din eğitimi alan inançlı bir insan olduğunu belirterek, Atatürk’ün kendisini dini konularda camide hutbe okuyacak kadar iyi yetiştirdiğini kaydetti.
Atatürk’ün Türk halkının dinini aslına uygun iyi öğrenmesini istediğini dile getiren Rahmi Doğanay, bunun için Kur’an’ı, Hz. Muhammed’in hayatı ve temel din kitaplarını Türkçe olarak yayınlattığını aktardı.
Atatürk için dinsiz diyenlerin, bunu bir moda gibi yayanların ve onun laik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda bulanların olduğuna dikkat çeken Rahmi Doğanay,  Atatürk’ün yobaz aleyhtarı olduğunu ifade etti.
Doğanay, Atatürk’ün dinin önemini bilen ve vurgulayan, gerçek din bilginlerini takdir eden biri olduğunu vurguladı.
 
LAİKLİK ATEİST BİR ANLAYIŞ DEĞİL
Atatürk’ün Laiklik ilkesinin, dinsizlik, dine karşılık, inananların ibadetini ve inanmalarını engellemeye yönelik, ateist bir anlayış olmadığına dikkat çeken Rahmi Doğanay, tam aksine laikliğin bütün inanç sahiplerinin birbirlerine karşı saygı ve hoşgörü içinde serbestçe ibadet etmelerini sağlayan bir prensip olduğunu ifade etti.
Atatürk’ün din ve dini unsurlarla mücadelesinin devletin laik anlayışıyla ve yapılanmasıyla ilgili olduğuna vurgu yapan Doğanay, bu duruma bağlı olarak 15 Temmuz darbe girişiminin bin nasihatin sağlayamadığı idraki sağladığını dile getirdi.
 
EZAN NEDEN TÜRKÇE OKUTULDU?
Türkiye’de Arapça ezanın okutulmasının yasaklamasının 1932 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genelgesi ile resmen ve tüm yurtta uygulanmaya başlandığını kaydeden Doğanay, bunun sebebinin ise milletin ezanın ne dediğini anlaması ile alakalı olduğunu, Kur-an mealinin amacının neyse Türkçe ezanın amacının da o olduğunu belirtti.
 
ELEŞTİRİLER İNSAFSIZ BİR YAKLAŞIM
Lozan Anlaşması’na yönelik yapılan yorumlara cevap veren Doğanay, bu anlaşmanın Osmanlı kayıplarının telafi edildiği bir anlaşma olmadığını, Misakı Milli sınırlarını ve hedeflerini gerçekleştiren bir anlaşma olduğunu kaydetti.
Misakı Milli hedeflerine ulaşma konusunun bir tarih ya da zaman dilimi ile sınırlı olmadığını da dile getiren Doğanay, bunun en somut örneğinin Hatay’ın 1939’da Türkiye sınırlarına katılması olduğunu aktardı.
Türkiye’de Cumhuriyet değerleri ile barışamayanların Lozan’ın yetersizliğinden bahsettiklerine dikkat çeken Rahmi Doğanay, Lozan Anlaşması’nı hezimet olarak niteleyen kesimlerin Sevr’i imzalayanları hiç sorgulamamasını, mağdur ve masum göstermesini, Sevr’e razı olan ama Lozan’ı küçümseyen yaklaşım olarak değerlendirerek bu durumun insafsız yaklaşım olduğunu dile getirdi.
 
TARTIŞMALARIN KİMSEYE FAYDASI YOK
Harf İnkılâbı ile ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Rahmi Doğanay, bu inkılabın gelişmiş Batı medeniyeti ile ilişkileri güçlendirmek ve Sovyet idaresinde kalan Türk medeniyetleri ile ilişkileri güçlü kılabilmek amacıyla yapıldığını söyledi.
İnkılabın yapıldığı dönemde okuma ve yazma bilenlerinin oranının yüzde 5 olduğunu kaydeden Doğanay, alfabe değişikliği ile sıfırdan başlatılacak bir okuma yazma seferberliği ile bu oranın çok daha yükseklere ve çok daha kolay çıkarılabilmenin mümkün olduğunu dile getirdi.
Bu çerçevede de hızlı ve yoğun bir şekilde millet mekteplerinin açıldığını ve halka yeni harflerle okuma yazma öğretildiğini vurgulayan Rahmi Doğanay, hafızaların kaybolduğu iddialarına da eski eserlerin yeni harflerle hızlı bir şekilde yazılması yoluyla bu kaybın önlene geçildiğini belirterek cevap verdi.
Bu konudaki çalışmaların yeterli ölçüde olmamasının faturasının sadece bu işi yapanlara kesilmemesi gerektiğine dikkat çeken Doğanay, 90 yıl önce yapılan ve taşların büyük oranda yerine oturduğu bu inkılap üzerinden hala bazı kavgaların yürütülmesinin de kimseye faydası olmadığını ifade etti.
 
MAREŞAL RÜTBESİ MECLİS TARAFINDAN VERİLDİ
Prof. Dr. Rahmi Doğanay, Atatürk’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanının, Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verildiğini söyleyerek, bu unvanın zamanla, takvimle, süreyle ilgili olmadığını kaydetti.
 
MASON LOCALARI TÜRKİYE İÇİN UYGUN ZAMANDA KAPATILDI
1935 yılında mason localarının kapatmasına yönelik sorumuzu cevaplayan Rahmi Doğanay, Atatürk’ün pek çok tarikatı kapattığını, bu locaların da dışa bağımlı örgütlenmeler olduğunu bildiğini ifade etti. Mason localarının 1935 yılında kapatılmasının sebebinin somut bir kanıtı olmadığını aktaran Doğanay Atatürk’ün, masonların Yahudi uşaklığıyla itham edildiğini bildiğini dile getirerek, locaların kapatılmasının sebebinin uluslararası dengeler ve gelişmeler açısından Türkiye için uygun şartların bu zamanda oluşması ile sağlanmış olabileceğini vurguladı.
 
ATATÜRK’ÜN HAZAR GÖLÜ VASİYETİ YERİNE GETİRİLMEDİ
Atatürk’ün Hazar Gölü ile ilgili vasiyetinin yerine getirilmesi ile ilgili sorumuza cevap veren Prof. Dr. Rahmi Doğanay, bu vasiyetin yerine getirilmediğini, Atatürk’ün doğunun Yalova’sı diye nitelendirdiği Sivrice ve Hazar Gölü’nün avantajlarının fırsata dönüştürülmediğine, bu konuda umutlandıracak gelişmelerin yaşanmadığına dikkat çekti.
Gelişmeye en müsait tabii şartlara sahip olan Sivrice’nin, Yalova misyonunu üstlenmekten öte, Elazığ’ın ilçeleri içinde en geride kalan yerleşim yeri görüntüsü verdiğine vurgu yapan Doğanay fırsatların değerlendirilemediğini söyledi.
 
Prof. Dr. Rahmi Doğanay ile yaptığımız röportaj şöyle;
 
Atatürk’ün soy ağacı ile ilgili kesin bilgiler var mı?
Kesin bilgiden kasıt yazılı resmi veya başka türlü bir kayıtsa böyle bir soy ağacı yoktur.    Osmanlı iskan politikası çerçevesinde Rumeli’ye yerleştirilen Türkmenlerdendir. Konya ve aydın yörelerinden gitme bir ailenin evladıdır. Annesi Zübeyde Hanımefendi'nin babası aydından Selanik'e gitme bir ailenin evladı Sofizade Feyzullah Efendi’dir. Babasının ailesi de Karaman’dan bölgeye göçürülenlerdendir. Atatürk’ün Babası Ali Rıza Efendi, O’nun babası da Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’dir.  Bu konunun bazılarınca takıntı derecesinde dillendirilmesi de Atatürk’ün milleti ve memleketi için yaptıklarının değerini düşürmez.
 
Bu durumda Atatürk’ün yaşayan akrabaları var mı?
Atatürk’ün amcasının zürriyetinden yaşayan bazılarının olduğu 1980’lerin sonlarında gündeme gelmişse de o gün için böyle bir iddia ile ortaya çıkan olmamıştır. Atatürk’ün Amcası Hafız Mehmet Efendi’nin soyundan gelen Şair ve Yazar Süreyya Berker’in bu konudaki çağrısının bir yansıması olmamıştır.
 
Atatürk nasıl bir komutan ve liderdi?
Atatürk’ün değişik alanlarda gerçekleştirdiği inkılâplar, O’nun çok cepheli bir önder olduğunun en açık kanıtıdır. Atatürk, vatan kurtarıcı, teşkilâtçı insan ve büyük bir komutandı.
Büyük strateji ve taktikçidir. Stratejinin zaman, mekan, imkan taktiğinde; sürat, şiddet, cüret faktörlerini çok iyi bilir ve büyük bir ustalıkla uygulardı.
Her zaferin yalnız milli kuvvetler ile kazanılacağına inanır, milli kuvvete güvenirdi. Çok dürüst, tedbirli ve cesurdu. Müsamahasız bir disiplin kurucu ve otoriterdi. Fakat o otoriteyi cebir ve şiddetle değil, bilgi, karakter ve ruhları fetheden saygı dolu sevgiye dayatırdı. Mesleğinde en çok bilen ve daima okuyan, yenilikleri takip ederdi. Hayal ile vehim ile değil, daima planla ve programla hareket ederdi. Kendi kabiliyetine göre çekinmeden kuvvet komutanlıklarını isterdi. Çanakkale’de cephe komutanlığını, mütarekeden sonra harbiye nazırlığının kendisine verilmesini istediği gibi. Çok soğukkanlı idi. En kritik anlarda daima en ileri hatlarda bulunarak muharebeleri bizzat idare ederdi. Değişmesi mümkün olmayan prensip sahibiydi ve prensipler koyardı. Çok zeki, sürat ve intikal sahibi, hadiseleri en ince teferruatına kadar görerek inceleyen, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan bir başkomutandı. Karar sahibiydi. En doğru kararı verir, derhal icraya geçerdi. Kararından asla dönmezdi. Her rütbede, idare ettiği bütün insanların ruhlarına nüfuz etmesini bilmişti. Başarı gösterenleri en üstün şekilde takdir etmesini bilmişti.
              
Atatürk Mareşal unvanını ne zaman aldı?
Mustafa Kemal Atatürk’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından yani Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilmiştir. Mareşallik unvanı zamanla, takvimle, süreyle ilgili bir unvan değildir. Mareşal unvanı Atatürk’e Sakarya meydan Savaşı sırasında gösterdiği başarı ve kazandığı zafer karşılığında milletinin layık gördüğü bir unvandır. TBMM millet adına O’na bu unvanı tevdi etmiştir. Genelde de meydan savaşları kazanan, aynı anda birçok cepheyi başarıyla sevk ve idare eden generallere Mareşallik unvanı verilir.
              
Atatürk mason localarını neden kapatıyor? Neden 1935’te kapatıyor?
Atatürk, toplum üzerinde ve devlet mekanizmasındaki gayri milli ve bağımsızlığa gölge düşürücü oluşumlara, toplumun aydınlanmasını engellediğini düşündüğü ideolojilere ve doğmalara karşı müsamahasızdı. Devlet erki milli iradeye dayanmalıydı. Bu çerçevede birçok tarikatı da kapatmıştı.
Mahmut Esat Bozkurt aracılığıyla Halk partisi gurup Başkanlığına verdirdiği önergeyle Mason Localarının kapatılmasını TBMM gündemine getirdi. Önergede tarikatlar kapanmışken bir Yahudi tarikatı olan Mason Localarının da kapatılması teklif ediliyordu. Bazı milletvekilleri bunların hayır kurumu olduğu gerekçesiyle karşı çıksa da, 1935 yılında mason Locaları bir emirle kapatıldı. Atatürk de bu locaların dışa bağımlı örgütlenmeler olduğunu biliyordu ve Masonları Yahudi uşaklığıyla itham ediyordu. İsmet Paşa’nın reisicumhurluğu locaların kapatılmasına özel bir kanun yok bahanesiyle tekrar örgütlenen localar faaliyete başladılar.
Ve 1952 de ise, Masonların localarının kapatılmasını sağlayacak kanun teklifi rededilerek localar hukukileştirildi.
Neden 1935 tarihinde kapatıldı sorusuna net ve somut bir cevap vermek zor. Bu konuda kapatılma teklifinde bir ifade de yok. Muhtemelen uluslar arası dengeler ve gelişmeler açısından Türkiye için uygun şartların bu zamanda oluşması sebebiyle bu tarihte yasaklanmışlardır.
 
Harf İnkılâbı’nın gerekçesi neydi? Geçmişimizle bağımızın koparıldığı eleştirisi ne kadar doğru?
Öncelikle Türkler tarihi süreç içinde zaman zaman değişik alfabeler kullanmışlardır. Her alfabe değişikliği de hafızamızı kaybettirmemiştir. Harf İnkılabından kasıt; Arap alfabesi yerine Latin alfabesininTürkçe seslere uyumlu bazı düzenlemelerle kabul edilmesidir. Bu tercih, Türk milletinin Osmanlı son Yüzyılından beri gerçekleştirmek istediği “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” hatta üstüne çıkmak idealiyle doğrudan ilişkilidir. Gelişmiş Batı medeniyeti ile ilişkileri güçlendirmek ve ileri medeniyetlerle güçlü temaslar sağlanarak bu hedefe ulaşılabileceği görülmüş ve bunun da önemli araçlarından bir olarak alfabe görülmüştür. Harf İnkılabı ile ilgili başka bir gerekçe de Sovyet idaresinde kalan Türk unsurların Latin alfabesi kullanması olarak dillendirilir. Soydaşlarımızla ilişkilerimizi güçlü kılabilmenin de bir yolu olarak görülmüştür.  Arap harflerinin Türkçe açısından çok da uygun ve uyumlu bir alfabe olmadığı da bir gerçektir. Türk toplumunun bu dönemlerde okuma yazma bilenler bakımından çok zayıf olduğu da bir gerçektir. Bu oran %5 civarındadır. Alfabe değişikliği ile sıfırdan başlatılacak bir okuma yazma seferberliği ile bu oranın çok daha yükseklere ve çok daha kolay çıkarılabileceği söz konusudur. Bu çerçevede de hızlı ve yoğun bir şekilde “millet mektepleri” açılmış ve halka yeni harflerle okum yazma öğretilmiştir. Hafızamızın kaybolduğu iddiasına gelince; bu konuyu bu işi yapanlar da düşünmüş, eski eserlerin yeni harflerle hızlı bir şekilde yazılması yoluyla bu kaybın önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Bu konudaki çalışmalar yeterli ölçüde olmadıysa bunun faturası sadece bu işi yapanlara yüklenmemelidir. 90 yıl önce yapılan ve taşların büyük oranda yerine oturduğu bu inkılap üzerinden hala bazı kavgaların yürütülmesinin de bize bir faydası yoktur.
 
Lozan Antlaşması’nda Atatürk’ün rolü neydi? Atatürk antlaşmayı nasıl görmüştür?
Atatürk’ün Lozan’daki rolü dendiği zaman tabiidir ki, etkin ve belirleyici bir durumdadır. İstiklal harbinin kahramanı, Gazi paşa olarak, vatan kurtaran lider olarak tabii ki cephelerde yokluk ve zorluk içinde kazanılan askeri zaferin siyasi sonuçlarını almak istiyor, burada da inisiyatifi olabildiğince elinde tutmak istiyordu. İsmet Paşa’nın delegasyon olarak belirlenmesi ve Atatürk’ün tercihini bu yönde yapması da bunun içindi. Lozan Antlaşmasının başarısını tartışan ve hatta hezimet olarak niteleyenlerin İsmet Paşa’ya yüklenmesi aslında iç siyasi dengelere yöneliktir. İsmet Paşa ve Türk heyeti Lozan şartlarını kendi başlarına belirleyecek yetki ve keyfiyete de sahip değildir. Öncelikle TBMM ve Mustafa Kemal Paşa’nın kontrol ve denetimi söz konusudur. Bir şekilde bunlarla mutabık kalmadan imzalanan bir anlaşma, kabul veya reddedilen hususlar yoktur.
Atatürk’ün anlaşma ile ilgili bazı beyanlarında anlaşmayı zafer olarak ifade ettiğini görürüz. Bu da ortam ve Atatürk’ün pozisyonu gereği abartılı bir durum değildir. Genelde Sevr Anlaşması şartlarına göre bakılarak Lozan Anlaşmasına zafer nitelemesi yapılır ve bunda da bir yanlışlık yoktur. Lozan Anlaşması ile Osmanlı hukuku ve hakimiyet alanı geri alınmış değildir. Bu beklenti içinde olanlar ve Türkiye’de Cumhuriyet değerleri ile barışamayanlar Lozan’ın yetersizliğinden bahseder sürekli. Daha ilginç durum ise, Lozan Anlaşmasını hezimet olarak niteleyen kesimlerin Sevr’i imzalayanları hiç sorgulamaması, eleştirmemesi ve hatta mağdur ve masum görmesi ve göstermesidir. Sevr’e razı olan ama Lozan’ı küçümseyen yaklaşım en azından insafsız bir yaklaşımdır.
Lozan Anlaşması, Osmanlı kayıplarının telafi edildiği bir anlaşma değil, olabildiğince Misakı Milli sınırlarını ve hedeflerini gerçekleştiren bir anlaşmadır. Kaldı ki, Misakı Milli hedeflerine ulaşma konusu bir tarih ya da zaman dilimi ile sınırlı da değildir. Bunun en somut örneği Hatay’ın 1939’da Türkiye sınırlarına katılmasıdır.
Lozan Anlaşması’nın zafer ya da hezimet nitelemeleri üzerinden tartışılması yanlış gibi görünüyor. Adı üstünde bir anlaşma. Taraflar arasında varılan bir uzlaşma. İmkanlar ve şartların zorladığı bir uzlaşma. Sevr şartlarına muhatap olan Türk milletinin, 4 yıl istiklali ve hukuku için mücadele ederek ulaştığı bir sonuç Lozan. Herkesi tatmin etmeyebilir. İmzalayanların ve onaylayanların da daha fazlasını istedikleri ve bunun için çabaladıkları kesin. Ama Lozan’da Türkiye, muhataplarını hezimete uğratan, onlara bir teslimiyet anlaşması imzalatacak pozisyonda ve güçte değil. İtilaf güçleri hala Boğazlarda, 1911’den beri aralıksız savaşan ve bütün enerjisini bu savaşlarda tüketen bir Türkiye gerçeği var. Bu durumda Lozan makul ve kabul edilebilir şartları kapsayan bir durumu gerçekleştiriyor. Bu konuda yapılan tartışmalar daha çok iç siyasete malzeme olarak kullanılıyor gibi. Cumhuriyet Türkiye’si ile barışamayan, O’nu Osmanlı hukukunu gasp eden bir olgu olarak görenlerin belden aşağı vurma bahanesi.
 
Atatürk’ün Musul Toprakları ile ilgili vasiyeti varmıydı?
Atatürk’ün bu konuda vasiyetimdir diyerek söylediği, yazdığı, bıraktığı bir vasiyetname yoktur. Ancak Atatürk’ün Türk milletinin hukuku konusundaki hassasiyetleri, milli çıkarlarımızın korunması için yaptıkları dikkate alındığında, Musul konusunda milli çıkarlarımızın sağlanması hususunda yapılacaklar ve Atatürk’ün bu konuda düşüncelerini ve beklentilerini anlamak için böyle bir vasiyete gerek de yoktur. Daha önce söz konusu ettiğimiz Misakı Milli hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda bir zaman sınırlaması yok. İmkanlar, şartlar uygun olduğunda milli çıkarlarınızın gereğini yaparsınız. Mesele, bunu gerçekleştirme azmi ve gücünde olduğunuz ya da olmadığınızla ilgilidir. İç ve dış siyasetin bunun için uygun olup olmadığıdır. Bazı krizleri ve gelişmeleri fırsata dönüştürme yeteneğinizin olup olmamasıdır. Gerçekçi ve akılcı davranabilmenizdir. Tarih boyunca sınırlar çizilmiş bozulmuş. Çiziliyor ve bozuluyor.
 
Atatürk Döneminde din alimleri asıldı mı? Atatürk’ün dine ve dindarlara yaklaşımı nasıldı?
Atatürk medrese eğitimi almış olmasa da iyi bir din eğitimi almış inançlı bir insandır. Ailesinden ve okuldan aldığı din eğitimine ilaveten kendisini dini konularda camide hutbe okuyacak kadar iyi yetiştirmiştir. Türk halkının dinini aslına uygun iyi öğrenmesini istemiştir. Bunun için Kur’an’ı, Hz. Muhammed’in hayatı ve temel din kitaplarını Türkçe olarak yayınlatmıştır. Din Eğitimini önemli görmüş, okullarda yapılmasını istemiştir.
Atatürk dinin değil; cehalet, bid’atlar, hurafeler ve din istismarcılarının karşısındaydı. Bu da bazı çevrelerce din düşmanlığı şeklinde algılanmış ve gösterilmiştir. O, Kur’an’ın özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in yanındaydı. O’nun hassasiyeti din tacirlerinin halkı inançları üzerinden sömürmesini engellemekti. Dini ve İslami değerleri kullanarak toplum ve kurumsal olarak devlet üzerinde kurmak istedikleri hâkimiyeti önlemeye çalışmıştı. Tekke ve zaviyeleri kapatması, cemaatlere ve tarikatlara olumsuz bakması bundandı.
Din âlimlerinin asılması konusu da bahsedilen durumla bağlantılı olarak yaşanan gelişmelerdi. Bu muameleye maruz kalanların âlim olup olmadıkları bir yana, yeni, çağdaş, modern Türkiye’ye ve bu yolda yapılanlara karşı muhalif oldukları bir gerçekti. Devlet içinde, devletin otoritesine karşı çıkanların ve pozisyonlarını korumak için halkı ve inançlarını bu yolda kullanmak isteyenlerin yargılandıkları, cezalandırıldıkları görülüyor. Bu da yine malum çevrelerce dine ve dindarlara yapılan zulüm olarak propaganda ediliyor. Müslümanların da bu konuda dikkatli ve seçici davranmaları gerekiyor. 15 Temmuz sürecini bu ülkeye yaşatanların devlet kademelerine sızmalarını engellemeye yönelik tedbirler de ülkemizde din düşmanlığı olarak, dindarlara zulüm olarak nitelendirilmişti. Ayrıca söz konusu edilen olayların da yargı sürecinden geçen, TBMM’nin çıkardığı yasalar çerçevesinde yapılan uygulamalar olduğu da unutulmamalıdır.
Atatürk için dinsiz diyenler oldu. Bunu bir moda imiş gibi yayanlar vardı. Onun laik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda bulanlar oldu. Halbuki Atatürk yobaz aleyhtarı idi. O, dini taassuba ve tutuculuğa karşıydı. Dini ilmin, gelişmenin karşısına çıkarıp ikisi bir arada olmazmış gibi yorumlayanlara karşı çıktı. Dinin önemini bilen ve vurgulayan, gerçek din bilginlerini takdir eden biriydi.
 
Laiklik Nedir? Türkiye’de günümüzün polemiklere en çok konu edilen meselesiyken 15 Temmuz sürecinde hükümet yetkililerinin de gerekliliğini savunduğu laiklik niçin ve ne derece gereklidir?
Öncelikle laiklik, dinsizlik, dine karşılık, inananların ibadetini ve hatta inanmalarını engellemeye yönelik, ateist bir anlayış değildir. Tam aksine bütün inanç sahiplerinin birbirlerine karşı saygı ve hoşgörü içinde serbestçe ibadet etmelerini sağlayan bir prensiptir. Burada püf noktası devletin yönetim yetkisi ve yasalarının bir inanca göre düzenlenmemesidir ki; böylece devlet mekanizması bütün dinlere ve inançlara aynı ve eşit mesafede olsun. Herhangi bir cemaatin, tarikatın keyfiyetine göre yapılacak düzenlemelerle toplumun diğer unsurları mağdur edilmesin. Bu bakımdan laiklik, bizatihi din ve inanç hürriyetinin garantisi demektir.
Atatürk’ün din ve dini unsurlarla mücadelesi de daha önce vurgulandığı gibi devletin laik anlayışla yapılanmasıyla ilgilidir. Mesele din ya da dindarlara kötülük ya da düşmanlık değil, dinden geçinenlerin, Allah ile aldatanların şerrinden ve zulmünden Müslümanları ve tabii ki diğer inançta olanları korumaktır. Allah ile kul arasındaki aracı ve tefecilerin sömürü düzenini engellemektir. Avrupa’da Reform hareketi ile yıkılan dini taassup ve ruhban sınıfı egemenliğinin İslam adına, Müslümanlar arasında zemin bulmasını önlemektir. Böylece katı taassup ve tutuculuk yerine bilimin ve akılın ve hatta bazı sanat dallarının üzerindeki din adına kurulmuş tahakkümü yok etmektir. Türkiye’nin modern gelişmiş bir ülke olması, Türk toplumunun düşünmesi ve üretmesi, ilerlemesi bu sayede olacaktır.
15 Temmuz darbe girişimi bin nasihatin sağlayamadığı idraki sağlamış görünmektedir. Dini konulardaki yaklaşımı ve çabaları ile daha çok gündemde olan bir siyasi hareketin bunu fark etmesi daha da önemlidir. Bu musibet, bazı çevrelere hâkimiyet milletindir anlayışını da idrak ettirmiştir. Daha önceleri söylendiğinde Allah’ın hâkimiyetine ortaklık iddiası olarak yorumlanan ve eleştirilen bu anlayış da artık kabullenilen ve sürekli vurgulanan bir değer olmuştur. Umarız ki bu konularda samimiyet olsun.
 
Atatürk Selanik’te Mevlevi, Bektaşi tekkelerine gidip ayinlere katıldı mı?
Atatürk’ün çocukluğunda Selanik’te bazı sohbetlerine katıldığı yönünde bilgiler olsa da O’nun bu tip cemaatlerle organik bir bağı ve tabiiyet anlamında bir ilişkisi yoktur. Bu O’nun tabiatı ve karakterine de uygun bir durum değil. Bektaşilerle ilişkisi de Milli Mücadele sürecinde siyasi alanda ve milli meselelerde olmuştur. Yaptıkları ve yapmak istedikleri göz önüne alındığında böyle yapıların içinde olması da akla yatkın gelmiyor.
 
Atatürk’ün kendi parasıyla Kuran meali yazdırdığı ve Tokyo’da cami yaptırdığı doğrumudur?
Atatürk, Kur'an-ı Kerim'in milletin bütün fertleri tarafından okunup anlaşılabilmesini sağlamakla istemiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl bile geçmeden 21 Şubat 1925 tarihinde Meclis'teki bütçe müzakereleri sırasında Kur'an-ı Kerim'in meal ve tefsirinin, Hadis-i Şerif tercümelerinin devlet imkánlarıyla yaptırılması için talimat vermiştir. 
Bunun üzerine mealin Mehmet Akif Ersoy, tefsirin Elmalılı Hamdi Yazır, hadis tercümelerinin de Kamil Miras tarafından yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, Mehmet Akif bilahare bu görevi bırakarak aldığı avansı iade etmiş, hem meal hem de tefsir yazma işi Hamdi Yazır tarafından yapılmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır'ın hazırladığı 9 ciltlik tefsir 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan Sahih-i Buhari Muktasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi isimli 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılında yayımlanmıştır.
Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesinin şu gerekçeyle yapıldığını anlatıyor: "Türk, Kur'an'ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. Içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın." Ayrıca bu gerekçeyle hutbelerin de Türkçeleşmesini sağlamıştır. Ona göre hutbe demek, nasa hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Atatürk, aynı ismi taşıdığı Hz. Peygamber'e son derece bağlı ve saygılı bir insandı. Bu saygı ve bağlılığı ifade etmesi açısından şu olayı nakletmemiz yerinde olacaktır: Batılı bir oryantalistin, Hz. Peygamber hakkında yazdığı bir kitap kendisine sunulur. Kitapta Yüce Peygamberimizden "Cezbeye tutulmuş sönük bir derviş" diye söz edilmektedir. Bunu okuyunca Atatürk öfkelenerek şöyle der: "Bu gibi cahil adamlar O'nun yüksek şahsiyetini ve başardığı büyük işleri kavrayamazlar. O, Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. O'nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O anılacaktır, yaşayacaktır."
Atatürk diyor ki: "Mensubu olmaktan gönül doygunluğu duyduğumuz ve mutlu olduğumuz İslam dinini, asırlardan beri düşmüş olduğu politika batağından çıkarıp temizlemek ve yüceltmek gerektiğini görüyoruz. Kutsal ve ilahi olan inançlarımızı ve vicdanımızı, ne idüğü belirsiz, anlaşılmaz, ve her türlü menfaat ve çirkefliğe açık politikadan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesin olarak çıkartıp kurtarmak; milletimizin hem dünyadaki hem de ahiretteki mutluluğu için şarttır!"
Tokyo’da cami yaptırma meselesi bir gazeteci tarafından gündeme getirilmiş, ancak bunun resmi ya da özel bir kaydı ya da yazışmasına rastlanmamıştır. Olay rivayetler üzerinden anlatılırken, Tokyo’daki caminin kazan Türkleri tarafından yapıldığı bilgisi daha ayakları yere basan bir bilgi olarak görünüyor.
 
Türkçe Ezan uygulaması ne zaman başladı?
Ezan’ın Türkçe okunması ya da Arapça ezanın yasaklanması, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile resmen ve tüm yurtta uygulanmaya başlanmıştır.  Demokrat Parti, 1950 yılında ezanın Arapça okunmasını istemiştir. Türkçe ezan kanunen yasaklanmamakla birlikte, sonra Türkiye'de ezan Türkçe okunmamıştır. Ezanın Türkçe okunması da milletin ezanın ne dediğini anlaması bakış açısıyla ilgilidir. Kur-an mealinin amacı neyse Türkçe ezanın amacı da odur.
 
Ayasofya Camisi neden müze yapıldı?
Ayasofya camisi aslında 1934 yılında restorasyon için geçici olarak ibadete kapatılmıştı. Ancak sonraları yeniden ibadete açılması gerçekleşmedi. Bu cami müzeye çevrilirken de ibadet edilen bölümün müzeye dahil edilmeyeceği yetkililerce beyan edilmesine rağmen bugüne kadar bu konuda bir gelişme olmadı ve müze olarak işlevini sürdürmekte. Restorasyonun bittiği yıllar İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Bu dönem böyle bir girişim için hassas bir dönem olarak değerlendirilmiş, ya da bir öncelik meselesi olarak görülmemiş olabilir. Ancak konuyu çok önemseyen ve ibadete açılması konusunu sürekli gündeme getirenler dini ve muhafazakar çevreler olmakla birlikte, 1950’den bugüne Türkiye’yi yönetenlerin de caminin ibadete açılması konusunda girişimlerinin olmayışı da manidar. Bu konuda daha fazlası süpekülasyon ve komplo teoriciliği olacaktır.
 
Hafta sonu tatil günü olan Cuma yerine neden Pazar günü tatil günü olarak kabul edilmiştir?
Müslümanların tatil günü olan Cuma yerine Pazar gününün tatil günü olarak düzenlenmesi, makul bir bakış ile tamamıyla dünya ile irtibat, iletişim ve iş yapabilme şartları içinde düşünülmüştür. Bunun taammüden ve Müslümanlara karşı art niyetli bir adım olduğunu bir an düşünsek bile tatil gününün değiştirilmesi ile Müslümanların iman, inanç ve itikadına ne gibi bir zarar verilebilir. Bunlar zorlama, propagandist ve hatta provokatist yaklaşımlardır. Aslında akıllı ve şuurlu duruşlar, güçlü itikatlar içinde bunların sembolik şeyler olarak kalacağı da bir gerçektir.
 
Atatürk Seyit miydi?
Hayır değildi. Seyit, Peygamber soyundan gelenlerin sıfatıdır. Seyitlik de Türkiye’de din sömürüsünün araçlarından birisi olarak yoğun olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır. Osmanlı döneminde seyitlere tanınan imtiyazlar bu yolu açmıştır. Atatürk’ün Hz. Muhammet ile bir kan bağı, sonradan kurulmuş hısımlık ilişkisi konusunda bir iddiası, iması bile olmamıştır. Bu iddia zaten cılızdır, delilsizdir.
 
Atatürk 40 yıl daha yaşasaydı Türkiye’nin durumu şu anda sizce nasıl olurdu? Atatürkçülük ve Kemalistlik aynı şey midir?
Böyle bir soruya cevap vermek varsayımlara dayalı bir tarih yazmak olacaktır. Kehanet yeteneğim de olmadığı için çok bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak Atatürk’ün içinde yaşadığı buhranlı dönemleri ve kriz yönetimindeki başarısını dikkate aldığımızda, Atatürk sonrası dönemde daha iyi şeyler yapılabileceğini tahmin edebiliriz. Mevcuttan daha iyi bir durumda olacağımızı söyleyebiliriz. Atatürk dönemi Türkiye’sinin amaç ve hedeflerindeki dikkate değer değişimleri ve yalpalanmaları yaşamayabilirdik diyebiliriz. Atatürk’ün ifadesiyle kendisinin de bir gün toprak olacağı ancak fikirlerinin ve prensiplerinin yaşayacağını söylerken vermek istediği mesaj da bu paraleldedir. Cumhuriyetin değerlerinin ve Atatürk’ün fikirlerinin yozlaştırılması ve itibarsızlaştırılması gibi olaylarla karşılaşma ihtimali de daha zayıf bir gündem konusu olacaktı.
Atatürkçülük ve Kemalistlik dümdüz, eğip bükmeden, keyfiyet katmadan değerlendirilirse aynı şeydir. Dahası bu tabirleri ve terimleri Atatürk kendisi için kullanmış ya da kullanılmasını istemiş de değildir. Daha sonraki terminolojide sıklıkla kullanılır olmuştur. Çok özet olarak, milletin ve yöneticilerin Atatürk’ün görüş, düşünce ve ülkülerine itibar etmesi demektir. Bunlar da zaten evrensel değerlerdir. Yalnız ülkemizde bu konu da siyasi tartışmaların malzemesi olmuş, keyfiyete göre eğilip bükülmüş, çarpıtılmış, herkes kendince bir Atatürk ve Atatürkçülük ortaya koyup mesele çarpıtılmıştır.
 
Son yıllarda “Atatürk düşmanları” olarak adlandırılan gurupların düşmanlık sebepleri nelerdir?
Aslında bu düşmanlık son yılların meselesi değildir. Guruplar da son yıllarda oluşmuş değildir. Bugün yaşananlar bu tip gurup ve fikirlerin uygun zeminde su yüzüne çıkmalarıdır. Bu muhalif yaklaşımın kökleri Osmanlı’dan Cumhuriyete hatta İslamcılık ve Türkçülük akımları arasındaki mücadelelere dayanmaktadır. Bu mücadele modern, çağdaş, laik, bağımsız bir hukuk devleti iddiasına karşılık, şeriatçı bir devlet yapılanmasının savunulmasından kaynaklanır. Daha önce bahsedilen konularda da değinildiği gibi, aydınlanmış, bilgili, birikimli düşünen bir toplum yerine herhangi bir yoldan (daha çok da din üzerinden) toplum ve devlete hakim olma iddiası ile hukuk devleti içinde, devletin eşit vatandaşları olarakbütün sosyal ve itikadi kesimlerin hayat alanı bulabildiği bir düzene geçişe itirazdır. Atatürk, Lozan, Cumhuriyete ait pek çok olay ve değer üzerinde oluşturulmaya çalışılan algı da bunları itibarsızlaştırma çaba ve niyetlerinin ürünüdür. Son zamanlarda Cumhuriyetin “90 yıllık bir kesinti” olduğu, “Cumhuriyetin devleti işgal ettiği” gibi söylemler bu niyetlerin ve Cumhuriyete duyulan hazımsızlığın göstergeleridir.
 
Atatürk’ün en önemli vasiyeti nedir?
Atatürk’ün henüz açıklanmayan bir vasiyeti olduğu bilinir. Tabii ki bunda neler var bilmiyoruz. Biz bunu bir kenara bırakıp Atatürk’ün söylev, demeç ve eserlerine baktığımızda; bir kere hürriyet ve istiklalimizden hiçbir şekil ve şartta taviz vermememizi, her şartta her şeye rağmen savunmamızı istediğini görürüz. Muasır medeniyetlere ulaşmamızı hatta üstüne çıkmamızı vasiyet eder. Bu yolda karşılaşabileceklerimiz konusunda da Gençliğe Hitabe’si ile uyarır. Milli bağımsızlığımız ve milli çıkarlarımızın hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmamamızı öğütler.
 
Atatürk’ün Hazar Gölü ile ilgili vasiyeti yerine getirildi mi?
Getirilmediğini hep birlikte görüyoruz. “Doğunun Yalovası” diye nitelendirdiği Sivrice ve Hazar Gölü’nün avantajlarının fırsata dönüştürüldüğüne, hatta bu konuda bizleri umutlandıracak şeylerin olduğuna maalesef şahit olamıyoruz. Gelişmeye en müsait tabii şartlara sahip olan Sivrice ilçesi, bırakın Yalova misyonunu üstlenmek, neredeyse Elazığ ilçeleri içinde en geride kalmış bir görüntü veriyor.
 
Yorumlar (0)
11°
parçalı az bulutlu
Namaz Vakti 11 Nisan 2021
İmsak 04:22
Güneş 05:48
Öğle 12:30
İkindi 16:08
Akşam 19:02
Yatsı 20:22
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 31 67
2. Fenerbahçe 32 63
3. Galatasaray 32 62
4. Trabzonspor 33 58
5. Gaziantep FK 31 50
6. Alanyaspor 32 49
7. Hatayspor 32 49
8. Karagümrük 33 49
9. Göztepe 33 46
10. Sivasspor 31 44
11. Konyaspor 31 40
12. Antalyaspor 32 39
13. Rizespor 32 36
14. Kasımpaşa 32 35
15. Malatyaspor 31 33
16. Ankaragücü 31 33
17. Başakşehir 32 33
18. Kayserispor 31 33
19. Gençlerbirliği 31 31
20. Erzurumspor 32 28
21. Denizlispor 31 26
Takımlar O P
1. Giresunspor 29 60
2. Samsunspor 29 57
3. Adana Demirspor 29 55
4. Altay 29 53
5. Altınordu 29 52
6. İstanbulspor 29 51
7. Ankara Keçiörengücü 29 49
8. Tuzlaspor 29 41
9. Bursaspor 28 40
10. Bandırmaspor 29 39
11. Ümraniye 28 38
12. Boluspor 29 35
13. Balıkesirspor 29 32
14. Adanaspor 28 31
15. Menemenspor 29 30
16. Akhisar Bld.Spor 29 25
17. Ankaraspor 28 19
18. Eskişehirspor 29 8
Takımlar O P
1. Man City 32 74
2. M. United 30 60
3. Leicester City 30 56
4. Chelsea 31 54
5. Liverpool 31 52
6. West Ham 30 52
7. Tottenham 30 49
8. Everton 29 47
9. Leeds United 31 45
10. Aston Villa 30 44
11. Arsenal 30 42
12. Wolverhampton 31 38
13. Crystal Palace 31 38
14. Southampton 30 36
15. Burnley 30 33
16. Brighton 30 32
17. Newcastle 30 29
18. Fulham 32 26
19. West Bromwich 30 21
20. Sheffield United 30 14
Takımlar O P
1. Real Madrid 30 66
2. Atletico Madrid 29 66
3. Barcelona 30 65
4. Sevilla 29 58
5. Real Sociedad 29 46
6. Real Betis 29 46
7. Villarreal 29 46
8. Levante 30 38
9. Celta de Vigo 29 37
10. Athletic Bilbao 30 37
11. Granada 29 36
12. Cádiz 30 35
13. Valencia 29 33
14. Osasuna 29 31
15. Getafe 30 30
16. Huesca 30 27
17. Real Valladolid 29 27
18. Elche 30 26
19. Deportivo Alaves 30 24
20. Eibar 30 23
Yeni Sayımız
Günün Karikatürü Tümü

Gelişmelerden Haberdar Olun

@