ESKİ HARPUT'TA RAMAZAN (4)

Sahura Kadar Oturmalar ve Ramazan Davulu

Teravih namazlarından sonra, halkın çoğunluğu sahur vaktine kadar oturmayı âdet edinmişlerdi, bu suretle semt semt yaz günleri ayvan ve damlarda, bahçelerde bulunanlar ise havuz başlarında... Kış mevsiminde de selâmlık odalarında veya sofalarda toplanırlar, hoş sohbetler, yârenlikler ile geceyi geçirirlerdi.

Çarşı içinde bulunan kahvelerin bazılarında güngörmüş ihtiyarlar tarafından Rumeli ve Moskof savaşları hakkında tatlı tatlı hikâyeler anlatılır, kahve veya nargile içer, tütün tüttürürlerdi

Harput’ta Ramazan davulunun da bir özelliği vardı. Ramazan için en usta davulcular ve en usta zurnacılar, klarnetçiler seçilirdi. Bunların yanında Fenerci denilen üçüncü bir kişi daha dolaşırdı ki, içinde tek mum yanan yerli bir cam fener elinde... Davulcunun önünde yürürdü... Gecenin belirli zamanlarında sükûn ve sessizlik içerisinde en güzel yerli havaları ve makamları çalarak mahalle mahalle dolaşırlardı.

Teravihten sonra yatanlar, davul sesine uyanır kalkarlar. Oturanlar ise bulundukları meclisten dağılır evlerine gider. Sahur yemeklerini yer, yatarlardı. Evlerde toplu bir halde oturup da sohbet ederek sahuru bekleyenler bazen davulu bulundukları evin avlusuna veya içeri sofalara alırlar, saatlerce çaldırır, oynar, halay çeker, güler eğlenirlerdi. Hülâsa: Ramazan geceleri, bütün Harput canlı ve âdeta ayakta gibiydi.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Efendimizin;

“Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm: 20, Müslim, Sıyâm: 45),

“Sahur yemek, tümüyle hayır ve berekettir, sakın onu bırakmayın, velev ki sizin biriniz bir yudum içsin. Zira şüphesiz Allah Te‘âlâ ve melekleri sahur yiyenlere salât buyurur (feyiz ve nûr yağdırır)lar.” (Ahmed İbnü Hanbel, el-Müsned, 3/12, 44, 4/377)

Tavsiyeleri gereği mutlaka sahura kalkılırdı. Hatta oruç tutmayanlar bile sahura kalkmaya özen gösterirlerdi.

Her ilde anlatılır ama en meşhur rivayet Erzurum’la ilgilidir.

Erzurumlu anne, oruç tutmayan oğluna:

“Oğlum Zeçi (Zeki), oruç tutmirsán, néye saĥura kalħirsán” deyince oğlu:

“Ana ne dirsán? Saĥura kaħmiyaħ külliyen gavurmi olaħ?”

Sahur yemeklerinde ise, mideyi yoracak etli yemeklerden ziyade, karnı bütün gün tok tutacak hamur işleri, pilav ve vücudun şeker ihtiyacını karşılayacak kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaflar yenirdi.

Oruç tutamayacak kadar küçük çocuklar bile akşamdan annelerine yalvararak sahura kaldırılmalarını ister, kaldırılmadıkları zaman da sabahleyin ağlarlardı.

Sahura kalkan küçük çocukları oruca alıştırmak için öğlene kadar veya acıkıncaya kadar oruç tutar ve bu tuttukları oruca da “tekne orucu” denirdi. 

Ayrıca çocukları oruca alıştırmak için Ramazanın başında, ortasında, kadir gecesinde ve arife gününde oruç tutturulurdu. Oruçlarını bozmamaları için çarşıya götürülür, kendilerine çeşit çeşit iftarlıklar (yemişler) alınırdı. Bunların evlere dönüşünde alınan iftarlıkların her birisi ufak tabaklara konulur ve büyük bir tepsi içine sıralanırdı, işte bu suretle çocuklar, ya bu iftarlık tepsilerinin düzenlenmesiyle ya kucakta veya omuzlara alınmak suretiyle gezdirilirler ve eğlendirirlerdi.

Ayrıca ilk defa oruç yutan çocuk, büyükleri tarafından omuza ve sırta alınarak gezdirilir, çeşitli hediye ve iftarlıklar alınarak ödüllendirilirdi.

Kadir Gecesi ve Arife Günü

Ramazanda Kadir Gecelerine ve arife günlerine de ayrı ayrı önem verilirdi. Çünkü Ramazan ve Kadir geceleri hakkında Hazret-i Peygamber (S.A.V.), ümmetine şöyle bir hitapta bulunmuştu:

“Ey nas! Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi başınıza düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi vardır.” (Terğîb ve Terhîb, 2/94-95),

Siz Kadir Gecesi'ni Ramazanın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız.” (Buhârî, Leyletü'l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216)

Bu emre uyan Harputlular, Kadir gecelerini cidden hoş karşılar ve ilâhî bir gece yaratmaya ve yaşatmaya çalışırlardı. Bu yönden Kadir gecelerinde iftar sofraları daha şenlenir, dost ve akrabanın en hürmete lâyık olanları bu gecede iftara davet edilirlerdi.

Kadir Geceleri, camiler daha dolu ve gece sabahlara kadar açık tutulurdu. Camilerde ve birçok evlerde gözlere uyku girmeden sabahlara kadar namaz kılınır, Kur'an okunur, ibadet edilirdi. Kadir gecelerinde teravih namazlarından sonra aşr-ı şerifler okunur, dualar edilir. Cenab-ı Allah’tan mağfiret istenirdi.

Büyük âlim, Hafız-ı Kütüb Hacı Osman Fevzi Efendi (1789-1885) Ramazanlardan birinde bir Kadir Gecesi 8,5 saatte iki rekât namazda Kuran-ı Kerim’in tamamını okuyarak hatmettiği söylenmektedir.

Arife günleri bütün camilerde, otuz gün okunan mukabelelerin yer yer hatim duaları yapılırdı. Sarahatun Camiinde ikindiden sonra Hafız Tevfik efendinin okuduğu mukabelenin hatminden sonra uzun ve tesirli duasını Hacı Efendi yapardı. Bu dua esnasında bütün bir cemaatin ağzından çıkan âmin sesleri bir ağızdan çıkar gibi büyük camiin kubbesine çarpar ve oradan semalara yükselirdi.

Ramazanın son cumasında da camiler çok kalabalık olur ve bu cuma namazına da başka bir önem verilirdi. Hatip, minberde güzel sesi ve edasıyla El-firak... El'-firak... Ya şehr-i Ramazan diye hutbesini okuduğu zaman bütün cemaat ömürlerinden bir ramazanın daha gittiğine müte’essir olur, gözyaşları dökerlerdi. Bilhassa arife günü ve ondan evvelki günlerde halk, zekâtlarını hesap ederek tutarını ve sonra fitrelerini gerçek fakir kimselere dağıtır ve onları da sevindirirlerdi.

Özellikle Ramazan ayında Harput halkı her yıl zekâtlarını hesap ederek bir kese içerisine koyar, Sarahatun Camii’ne gelirlermiş. Camiin içinde ve her iki kapısı arasındaki ara maksurede bulunan pencerenin içerisine bırakır çıkarlarmış. Az zaman içerisinde pencerenin içi bu zekât keseleriyle dolarmış. Bu pencereye de zekât/sadaka penceresi denilirmiş. Hakikî ihtiyaçları olanlar, Ramazan ve bayram ihtiyaçlarını karşılamak için bu pencerenin önüne gelir, bir kese alır giderlermiş.

Burada dikkat ve hayret edilecek şey, bu keseler dolusu paralar, pencerede günlerce kalır, kimse elini sürmez, tenezzül edip de o tarafa bile bakmazmış. Sonra bu keseleri ancak zekâta muhtaç olanlar alırlarmış. Bunlar bir keseden fazla almadıkları gibi keseleri muayene edip hangisinde daha fazla para varsa, onu almak gibi bir bedbahtlıkta bulunmazlarmış. İlk eline gelen keseyi alır, gizlice koynuna koyarak camiden çıkıp gidermiş. Hatta ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, başka bir ihtiyacı olan faydalansın diye ihtiyaç fazlasını getirip gizlice yerine koyarlarmış.

Ramazan ayına ait güzel bir Osmanlı geleneği ise borçlu olanların borçlarının ödenmesi veya silinmesiydi. Bu geleneğe göre Ramazan ayı gelince imkân sahibi Müslümanlar herhangi bir dükkâna giderek “zimem defteri”nin bir kısmını veya tamamını satın alarak borcu olan fakirlerin borcunu ödeyip sildirirlerdi. Bu geleneğin güzelliği borcu ödeyenin de borcu ödenenin de kim olduğunun bilinmemesiydi. 

Devam edecek…

YORUM EKLE