KANTER’İN “BÜRDE” ROMANI ETRAFINDA

İlimiz yazarlarından Necati Kanter, Bizim Şehrin Divaneleri (2013) ve İsmigül (2015) hikâye kitaplarından sonra Bürde (2018) adını verdiği “Bir Hırka-i Saâdet Romanı”nı yazdı. Geçen haftaki yazımızda Kanter’in bu romanı üzerinde durmuş; ancak diyeceklerimizi bitirememiştik. Bugün söze nokta koymayı amaçlıyoruz.

*Roman, yazarın İstanbul’da Topkapı Müzesi’ni ziyaretleri ile başlıyor. Hırka-i Saadet dairesi önünde müze rehberinin dedikleri kayda değerdir:

“Peygamber Efendimiz’in altın sandık içerisinde muhafaza edilen bu hırkası, Cahiliye dönemi ‘yedi askı’ şairlerinden, ünlü Zuheyr b. Ebu Sulma’nın oğlu ‘Kaside-i Bürde’ şairi Ka’b b. Zuheyr’e, hicretin yedinci yılında Allah Resûlü tarafından bizzat hediye edilmiştir.”

“Topkapı Sarayı’ndan çıkıyoruz” diyor yazar. “Serin bir yel yüzümü okşarken Efendimiz’in hırkasını giyme saadetine eren Kaside-i Bürde şairi Ka’b b. Zuheyr’in öyküsünü yazma heyecanı ile dönüyorum evime.”

Evine döndükten sonra, kaç senede hazırlığını bitirdi ve kaç senede bu romanı yazdı; orasını bilmiyoruz. Ancak kitabın sonuna eklediği kaynakçaya bakarsanız, uzun yıllarını almıştır bu iş Kanter’in, diyoruz.

*34-40 sayfaları arasındaki 4. bölümü, Zühre yıldızına ayırmış yazar. Sırf bu bölüm dahi onun, bu işe ne kadar özendiğini, zaman ayırdığını göstermeye yeterli. Ayrıca, kitabın bu kısmını okurken, şehrimizin diğer bir roman yazarı Lütfi Parlak’ın yakın zamanda basılan “Harputlu Zöhre” romanını hatırladığımızı ifade etmeden geçmeyelim.

*Kitabın 66. sayfasında, Harim’in oğullarından Süheyl’e, Ka’b’ın babası Zuheyr’in söylediği söz bize Wilhelm Von Humbold’un şu cümlesini hatırlatmış olmalı ki oracığa derkenar etmişiz;“İmparatorluklar çöker fakat bir mısra ebediyen yaşar.”

*Bürde’nin asıl kahramanı Ka’b bin Zuheyr ise de roman boyunca kardeşi Büceyr de gündemden düşmez. İki kardeş de şairdirler.

At eyeri tamircisi bir ihtiyar, bir gün Büceyr’e; “Fitne yıllarında müşriklerin ileri gelenleri İslam’ın güçlenmesine katkıda bulunacakları kaygısıyla, şairlerin Müslüman olmalarını engellemeye çalışırlardı” der.

Bu şairlerden biri de A’şa’dır. O da tıpkı Ka’b gibi, peygamberimize yazdığı övgü dolu kasidesini sunmak ve Müslüman olmak için Yemen-Sana’dan Hicaz’a gelir. Fakat müşrik Kureyşliler ne edip edip onu bu fikrinden ve fiilinden caydırırlar. A’şa bu eylemini gelecek yıla erteler fakat gelecek yıla da ömrü vefa etmez. İslam’la şereflenmeden ölür gider.

Ki A’şa, Şerafeddin Yaltkaya’nın Muallakat ve Niyazi Karabulut’un Çölün Şiiri kitaplarında, ismi muallaka şairleri arasında zikredilenlerdendir. Nevzat Ülgere’in de ilimiz Haberkent gazetesinde A’şa ile ilgili -at eyeri tamircisi ihtiyarın dedikleri istikamette- bir yazısını okumuştuk.

*Necati Kanter’in kitabının 107. sayfasında Ebu Hureyre’den kedi/kedicik babası diye bahsedilir. Birçok başka yerde de böyle geçer bu; “Ebu Hureyre mi; Kedi Babası.”

28 Ocak tarihli Günışığı’nda Süleyman Yapıcı da yazısında Hz. Ali için “Ebu Tûrab” künyesi dolayısıyla “Toprağın Babası” tamlamasını kullanmıştı. Bu da her yerde böyle geçer. Ancak ikisi de yanlıştır.

Arap dilindeebu”, özel isimlerin başında kullanıldığı zamanbabası” anlamına gelir, doğru. Mesela Ebu-Bekir; Bekir’in babası. Ebu-Amr, Ebu-Sufyan gibi.

Fakat cins isimlerin başındaki “ebu”, “li, lı” yapım eki anlamını verir: Ebu Hureyre: kedili (kedi sahibi), Ebu Turab: topraklı (üstü başı toz-topraklı.)

*Roman boyunca Necati Kanter, birçok isimde -denilebilir ki gereksiz yere- inceltme işareti kullanmış; Hevâzin, Hâlid, Leylâ, Gatafân, Temîm Dârî, Selmân-ı Fârisî, Zurâre, Nâbiga… gibi.

Kitabın yarıdan sonrasında ise yazar, Ka’b veya Ka’b bin Zuheyr yerine çoğu zaman “şair” sıfatını özel isim niyetine “Şair’e, Şair’i, Şair’den” şeklinde yazıyor. Bizce, şair’in baş harfini büyütmesi de sonuna gelen ekleri ayırması da gerekmezdi. Neden Ka’b veya Ka’b bin Zuheyr yazmadığı ise ayrı bir soru(n).

*162. sayfada Hz. Hatice validemizden bahsedilirken şu ifade geçer; “O Peygamber’in gülüydü. Hiçbir zaman unutmamıştı vefa dolu Hatice’sini.”

Bakış açıları farklı olsa da A. Nihat Asya’nın Naat’ındaki mısraları hatırlattı bu söylem bize:

Hatice’nin goncası

Aişe’nin gülüydün.

Ümmetin gözbebeği,

Göklerin rusûlüydün…

*Muallaka şairlerinde İmrulkays’la başlayan bir gelenek vardır. Bir vakitler sevgilinin oturduğu yurtları, çadır yerlerini ziyaret etmek, ağlamak, hüzünlenmek ve kasidesini bu yerden aldığı ilhamla başlatmak.

Necati Kanter, Ka’b b. Zuheyr’i de bu geleneğe riayeten sevgilisi Suad’ın obasına uğratır (s.203). Ancak obanın yerinde yeller esmektedir. Sadece ipleri rüzgârda oynaşan metruk çadırlar görür. Elini göğsü üzerine koyar, gözlerini çölün sonsuzluğuna diker ve cılız bir ses tonuyla mırıldanır Ka’b; “Bir kız vardı burada, şimdi sır olmuş hanesi.”

Bayburtlu Zihni’nin o ünlü gazelinin matla beytini anımsamış ve kayıt düşmüşüz sayfanın baş kısmına sözün burasında:

Vardım ki yurduna ayağ göçürmüş

Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı.

YORUM EKLE