RAMAZAN BEREKETİ

Ramazan ayındayız. Orucun hayrına, bereketine ulaşma çabasındayız. Çabasındayız ama soframız tatsız, kalbimiz umutsuz... Allah, beterinden saklasın.

Çocukluğumu hatırlıyorum. Günün yokluğuna, kıtlığına rağmen gönüller de gözler de toktu. Pişirdiğinden komşusuna vermek haktı, adetti. Gündüz açlıktaki ortaklık, akşam yemeklerdeki ortaklığa dönüşürdü. Herkesin karnı doyar, herkesin yüzü gülerdi. İcra edilen paylaşımlar; ruhları coşturduğu gibi zengini, fukaraya yaklaştırırdı.

Derken zaman döndü, insanların kabulleri değişti. Ramazan bereketi, ramazan zammı oluverdi. Bakkala, manava gidip alış veriş yapmak zorlaştı... Acaba yer mi yıkıldı, gök mü delindi? Rızkımız mı daraldı, bütçemiz mi kısıldı?.. Sormak lazım, suçumuz ne suçlu kim?.. Bence kabahatin bir kısmı hükûmetin marifeti ama büyük kısmı, fırsatçılığımızın eseri.

Her sene Öğretmenler günü var, anneler günü var, babalar günü var... var da var. İndirim yapanlar, ürünleri alınsın diye teşviklerin kapısını aralayanlar... haddinden ziyade. Yüzde doksan dokuz Müslüman olan bir ülkede neden “ramazan günü yok, neden oruç indirimi yok...” diye sormak gerekir. Bu aya girince fiyatlar neden arttı? Kolaylıklar azalıp zorluklar neden çoğaldı... Siyaset gözüyle bakılırsa galiba dış güçler, orucumuza da el attı.

Anlaşılan o ki İslam ne diyorsa aksini yapıyoruz. Mukaddeslerden uzaklaşmayı moda, değerleri hafife almayı asrilik zannediyoruz. İşimize gelince haktan hukuktan bahsediyoruz, işimize gelince zalime yardımcı oluyoruz. Sonra da Müslümanız deyip övünüyoruz.

İslam; zinayı yasaklamış ama bizde sanat. Yalanı men etmiş ama bizde ticaret. Faizi haram kılmış ama bizde servet. Kumara izin vermemiş ama bizde meziyet. Kahvehanelerde bile kumar oynanıyor... Yani yasakları delmeyi modernlik kabul etmişiz, sahtekarlığı çağdaşlığın gereği saymışız. Uğradığımız kötülükler karşısında “Allah bunu bize neden reva gördü” deyip yakınmışız. Sebep sonuç ilişkisini kuramazken haklı çıkmanın peşine düşmüşüz.

Ülkemizde, şehrimizde, mahallemizde zenginlerin adedi arttı. Dikilen binaların çatısı, bulutlara dayandı. Siyasette hırsızlık, yolsuzluk başarı sayıldı. Ve nihayet haramın sonucunda aileler dağıldı, ocaklar söndü. Evlenen her altı çiften biri ya boşandı ya eşinden ayrıldı...

Peki kusur kimde? Şeytanla çelik çomak oynayanların keyfi yerinde de bizim durumumuz ne? Doğruluğun, dürüstlüğün sadece adını bıraktık. Dostluğun, akrabalığın bağları kopardık. Çarpık ilişkilerin sebebini sakladık Atalarımızın; “Tırnağın taşa değerse kusurun bil” tembihi unuttuk. Yeri gelince isyan ettik, zoru görünce itaat ettik...

Hatırlamak gerekir ki bedenimizin kabul etmediği şeyi yersek ya karnımız ağrır, ya midemiz bulanır. Peki İslam’ın kabul etmediğini yaparsak ne olur? Düşünmedik ki, nefsimizi hesaba çekemedik ki. Başkasının hatasını ararken kendi kusurumuzu göremedik ki...

Acaba bu gidişle hidayete ulaşabilir miyiz? Ramazanın hayrına, bereketine erişebilir miyiz?.. Zor. Çünkü inandığımız gibi yaşayamadığımızdan, yaşadıklarımıza inanmak zorundayız. O yüzden ne kendimizi savunabiliyoruz ne çile çekmekten kurtulabiliyoruz.

YORUM EKLE